Image
Xod’da halen bilinen bazı anlatılara göre şimdikilerden daha yükseklerde yerleşim yerleri varmış. Begiyurt bunlardan biri. Burası Xod’un en yüksek bölgelerindendir ve bugün açısından bakıldığında birkaç ay dışında yaşamak pek mümkün görünmemektedir.

Saraloţ’un karşısındaki Ķola’da bazı yerleşim yerleri olduğuna ilişkin belirtiler bulunmaktadır. Ķola, Begiyurt kadar yüksek ve iklim bakımından yaşanmayacak bir yer değil. Örneğin rakım olarak Xaşuţ’tan daha alçaktadır.

Buralarda ne zamandan beri yaşandığı bilinmemektedir. Bugünün yaşlıları, kendi büyüklerinden dinledikleri anlatılarda da bu konuda bir zaman kavramının geçmediği belirtmektedirler.

Hatta Begiyurt çevresinde asma ağaçlarının kalıntıları olduğu söylenirdi benim çocukluğumda. Yaklaşık 2000-2200 m yükseklikte üzüm yetişmesi bugün açısından mümkün değil. Belki birkaç bin sene önce iklim daha değişikti ve üzüm yetişmesine uygundu. Gerçi bazı cins asma ağaçları -40 dereceye kadar hayatta kalabilir ama belli bir yükseklikten itibaren zaten hiçbir ağacın yetişmediği/yaşamadığı düşünüldüğünde bu da pek ihtimal dahilinde görünmemektedir. Yine de bu söylentinin nedenini bilmek epey açıklayıcı olurdu. Begiyurt hakkında bir başka ilginçlik de adıdır. Sözcük ilk elde Türkçe olduğu izlenimi vermektedir. Yöredeki açıklaması da zaten ‘Bey Yurdu’ biçimimdedir. Bu, gerçekten böyle bir anlam içeriyor olabilir. Bey sözcüğü halen birçok yörede beg olarak telaffuz edilir. Yurt ise konargöçer toplulukların (temelde Türkmenlerin) kullandıkları bir kavramdır. Bugün her ne kadar aynı anlamda kullanılsa bile Türkçenin temelinde yurt kavramı vatan ile aynı değildir. Göçer topluluklarda belli bir süre kalınan ve mevsim itibariyle orada yaşama olanakları zorlaştığında terk edilen geçici konaklama yeri demektir. Bu anlamıyla Begiyurt üzerine yüklenen anlam, içerik ve oranın belli bir zaman beylerin yurdu ve sürekli oturulan bir yer olması anlatısıyla çelişmektedir.
Image
Bir başka sorun ise Xod’un geçmişi üzerinden düşünüldüğünde, birkaçı dışında Türkçe adı olan yer yoktur. Bu durumda bu yerin adının ya başka bir anlamı veya bir telaffuzdan dönüştüğü ya da sonradan yakıştırıldığı şüphesini uyandırmaktadır. Örneğin Ermenilerin kurduğu Kars’taki Ani şehrinin adının Anı ya da İstanbul adının Istanbul olarak telaffuz edilerek Türkçe ses uyumuna yakıştırılması kaygısından kaynaklanmış olabilir. Ama Begiyurt adının böyle bir geçmişi olup olmadığı şimdilik bilinmiyor.

Sevan Nişanyan, Eprigyan’ın ‘Coğrafya Sözlüğü’[1] adlı eserini kaynak göstererek Xod’a ilişkin şöyle bir bilgi aktarmaktadır:

»Halkı Müslüman Gürcü olup ‛pek kötü’ Gürcüce konuşmaktaydı. Yayla ve mevkii adlarının çoğu Ermenicedir. Bakır ve çinko madenleri tarihöncesi dönemden beri işletilmiştir.«

Xodluların Gürcü olduğuna ilişkin Eprigyan’ın yanılmasının bazı nedenleri bulunmaktadır. Temel olarak da bilginin eksikliğiyle ilgilidir. Eprigyan’ın bilgi edindiği zaman göz önünde bulundurulduğunda, aktarılanların da eksik olduğu anlaşılır. Eprigyan’ın araştırması 1902 tarihinde basıldı. Eprigyan en iyi ihtimalle bu tarihten bir süre önce Xod yöresine ilişkin bilgi edinmiş veya doğrudan orada bulunarak gözlemlerini kayda geçirmiş olabilir. Her durumda Xod’daki insanlarla Gürcüce üzerinden anlaşmaya çalışıldığı ortaya çıkmaktadır. Oysa Xod’un dili o zaman da Türkçeydi ve hangi nedenle olursa olsun artık asıl ve ana dili olmuştu. Bundan dolayı, belirsiz olarak Xodluların kötü Gürcüce konuştukları vurgusu, bilgi yetersizliğiyle açıklanabilir.

Tahminen 1700’lü yılların ikinci yarısından itibaren İslamiyeti kabul etmeye başlayan Xodlular süreç içinde kendi dillerini de kullanmaz oldular. Zamanla da kullanılmayan dil unutuldu ve sadece yer adları ve halen yaygın olarak kullanılan birçok kavram bugüne taşındı. Dini dönüşümle olası baskılardan kurtulan ya da öyle hissetmeye başlayan Xodlular bölgedeki ağırlıklı dil olan Türkçe (Ahıska ağzı) üzerinden kendilerini ifade etmeyi tercih etti. Türkçenin dil yapısı ve geçmişi itibariyle asıl dil yerine geçmesinin, fazlaca sorun olmadığı düşünülebilir. Öte yandan genel ilişkiler nedeniyle zaten Türkçenin yaygınlığını da eklemek gerek. Ancak Ahıska ağzında bulunmayan bazı sesler ise ya aynen devam etti ya da Gürcüceyle (ve öteki Kafkas dilleriyle) benzerliği nedeniyle fazlaca göze batmadı. Kaldı ki Osmanlı döneminde kimin hangi dili (ve nasıl) konuştuğu fazlaca önemsenen bir durum değildi.

Bu süreç değişik bölgelerde değişik biçimlerde yaşandı. Örneğin Çamlıhemşin yöresindeki Ermeniler, aynen Xodlular gibi dillerini terk ederken, Kemalpaşa yöresindeki Ermeniler (Hemşinliler) dillerini belli bir gelişme ve değişmeyle korudu.

Bir başka neden, yani Eprigyan’ın yöre halkını Gürcü sanması da o dönemdeki idari sistemle ilgilidir. Xod köyleri tarihten beri bir bütün olarak bugüne ulaştı ancak bir bölümü 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonucu Kuzeydoğu Anadolu’daki birçok yer gibi tazminat olarak Ruslara bırakıldı. Yukarı Xod da bu dönemde Rusların denetimine geçti. Bunun nedeninin bölgedeki maden kaynakları olduğu anlaşılır. Aşağı Xod ise Osmanlılarda kaldı. Rus işgalinin yöredeki temsilcileri daha çok Gürcüce konuşmaktaydı. Ayrıca bölgenin en önemli merkezi olan Batum da bu yöre halkının (en azından ihtiyaç oranında) Gürcüce öğrenmesini teşvik etmekteydi. Daha sonra 43 sene sürecek işgal döneminde de yörede kalan insanlar bir mecburiyet olarak da yönetici kesimin dilini (ya da en azından onlarla anlaşabileceği ortak bir dil) öğrenmek (veya geliştirmek) durumundaydı. İşte Xod ve çevresindeki köylerin Gürcüceyi kötü konuşması bununla ilgilidir. Yani onlarca yıl işgal altında kalmış insanların, kısmi bir geçmişi olsa da temelde, sonradan öğrenmeye çalıştıkları bir dildir. Yoksa Xod’un dili Gürcüce değildir. Zaten Eprigyan yöredeki yerleşim yerlerinin, dağ ve yayla adlarının çoğunun Ermenice olduğunu belirtmektedir. Bu da yörenin geçmişine ilişkin ipuçları vermektedir. Aşağı Xod’da bir kilise kalıntısını bulunduğu göz önüne alındığında bu daha da belirginleşmektedir.

Bu arada Aşağı Xod’un Rus işgalinde kalmadığı ancak yine de Gürcüce konuşması anlaşılmaz gibi gelebilir. Bunun yukarıda değinilen Gürcü egemenliğiyle ilişkisi olabileceği gibi Eprigyan (ya da onun kaynağının) yöre halkıyla konuştuğu dil açısından da düşünmek gerek. Ayrıca Aşağı Xodlular çevre köylerle olan akrabalık dışındaki gerekli ticari vs. işlerinin önemli bir bölümünü Yukarı Xod üzerinden yürütmek durumundaydılar. Çünkü bölgenin en önemli ticari merkezlerinden ve gümrük kapılarından biri Yukarı Xod’daydı. Örneğin Ardanuç tarafındaki tüm ilişkiler Yukarı Xod’da bulunan gümrük kapısı ya da pasaport dairesi üzerinden sağlanmaktaydı.

Muammer Demirel’in yöreye ilişkin araştırmalarında vurguladığı gibi, Artvin bölgesi tazminat olarak Ruslara verildikten sonra Ķisķim[2] Rusya ile Osmanlı arasında sınır oldu. Daha sonra bu bölgedeki Melo (şimdiki adı Sarıbudak), Oxur (şimdiki adı Pamukçular) ve Yukarı Xod’da geçiş yerleri oluşturuldu.
»Melo sınır kapısı Artvin, Oxur sınır kapısı Olur ve Oltu, Xod sınır kapısı ise Ardanuç tarafına açılan yol güzergahlarında yer almış pasaport daireleridir.«[3]

Daha önceden İslamiyeti kabul etmeye başlayan yöredeki birçok köyün 1915’teki sorunlarla muhatap olmaması da Müslümanlaşma sürecinin bu tarihten epey önce tamamlandığını göstermektedir. Çünkü o dönemde din değiştirmek isteyen Ermenilerin (ve Müslüman omayan öteki grupların) bu talepleri soykırımdan veya tehcirden kurtulmak amacıyla olduğu gerekçesiyle genellikle kabul edilmedi.[4] Oysa tehcirden kısa bir süre öncesine kadar Müslümanlığa geçmeleri koşuluyla Ermeni ve Rumlara dokunulmayacağı garantisi verilmişti.
Image
Öteki ülkeler bir yana Anadolu Müslümanlarına bakılınca genel itibariyle bir mezhep ilişkisi öne çıkar. Bu mezhepler de kendi içinde çok değişik ve neredeyse tespit edilmesi mümkün olmayan tarikatlara bölündüğü görülür. Bu tarikatların ilk halleri 100 yıl ya da daha eskiye dayanmaktadır. Ancak birçoğu Cumhuriyet dönemi sonrasında ortaya çıkmıştır. Anlaşıldığı kadarıyla yasaklara karşın bu tür tarikatlar sürekli olarak daha da yaygınlaşmıştır. Genel bir değerlendirme ile de bu tarikatlar Anadolu veya Kafkasya toplumlarına uymayan ve giderek Arap gelenekleriyle benzeşen bir gelişme göstermektedir. Özellikle 12 Eylül 1980’deki askeri darbeden sonra, gelişmelerinde ciddi bir artış gösteren bu tarikatlar devletten de önemli destekler görerek ekonomik anlamda belirli yerlere ge(tiri)ldiler. Burada sözü edilen toplumsal gelişmede İslamı referans alan çevrelerin gelişmesine bir itiraz ya da taraf olmak değildir. Asıl konu Xod’un geçmişiyle ilişkili olarak İslamiyetin de kendine özgü yorumlanmasıdır. Örneğin son 50-70 yıla bakıldığında yöre insanının tümü Müslüman olmasına rağmen tutucu bir İslam yorumu ve davranışı gözlenmez. Türkiye’nin birçok yerinde olduğu gibi haremlik-selamlık uygulaması Xod’un geleneğinde yoktur. 

Düğünlerden misafir ağırlamaya kadar hayatın her alanında herhangi bir ayrışma söz konusu değildir. Bu davranış biçimi birkaç kuşakta oluşacak bir şey değildir. Gelenek olarak adlandırılan toplumun bu davranış biçimleri çok daha uzun geçmişe dayanan alışkanlıklardır. Bu anlamda Xod’un geçmişine ilişkin bir fikir olması bakımından açıklayıcı bir bilgi sayılabilir.

Bilindiği gibi Xod’un ekonomik ve sosyal yaşamında ‘yolculuk’ önemli bir yer tutardı. Neredeyse 1960’lı yılların ortalarına kadar işleyişini koruyan yolculuk hikayelerinden birçok başka şey yanında kadın-erkek ayrışması (haremlik-selamlık) hakkındaki önemli farklılıklar hep yadırganarak anlatılırdı yeri geldiğinde.

Xod’un (en azından son 100 yıllık) geçmişinde kayda değer bir kan davası olmaması önemli bir noktaya işaret etmektedir. Özellikle Artvin çevresindeki Gürcü topluluklarda (giderek silinse de) kan davası geleneği bulunmaktadır. Oysa Xod’da böylesi bir durumu doğrulayacak hiçbir veri yoktur. Birbirine düşman bir aile, sülale bilinmez. Bunlara vurgu yapılmasının nedeni iyi veya kötü anlamda bir değerlendirme değil sadece farklılığı tespit etmek içindir. Bu da daha önce değinilen Xod’un Gürcü olmayan geçmişine dikkat çekme olarak düşünülmelidir.

Böylesi bir kan davası geleneğinin olmaması konusunda Xod’un okuryazar çevresinin yorumu ise daha başkadır. Onların açıklamaları şöyle özetlenebilir: »Her sülale başka bir yerden gelmiştir. İnsanlar arasındaki fiziksel değişiklikler de bunun kanıtıdır. Xod’un coğrafi özelliğinden dolayı insanlar burayı bir sığınak yeri olarak kullanmış ve herhangi bir nedenle sorunu olanlar (ağırlıkla kaçarak) Xod’a yerleşmiştir. Bunun için geçmişe dönük bir düşmanlık yoktur.« Kaçmaya ilişkin açıklama ise, bir kan davası olabileceği gibi devletle yaşanan bir sorun olabilir. Bu da yine birçok yasadışı durumu akla getirebilir. Oysa bu mantıklı bir açıklama değildir. Çünkü özellikle bir yerlerden kaçıp yeni bir yere yerleşen insanlar arasında çoğu zaman çeşitli nedenlerden dolayı kavgalar olur. Kültürel farklılıklardan ekonomik tercihlere veya güç elde etmeye kadar birçok etken söz konusudur. Herhalde ABD’nin tarihi buna iyi bir örnektir.
Image
Aslında barışçı temellere dayanan ve böyle gelişen bir sosyal ilişkiyi köklü geleneklerde ve yerleşikliklerde aramak daha doğru olur. Eğer birileri bir yerlerden gelip Xod’a yerleştiyse -ki mutlaka olmuştur- kendi geleneklerini birlikte getirseler de var olan işleyişe uymaları çok daha muhtemeldir. Çünkü çoğunluk bu anlamda daha belirleyicidir. İnsanların çeşitliliği, göz, saç veya ten rengi ise bu bölgenin köklü geçmişine işaret etmektedir. Tarih öncesi dönemlerde maden çıkarıldığına ilişkin bilgiler bulunan Xod’un böylesi bir çeşitliliği barındırması tam da var olan geçmişini destekler niteliktedir.

Osman İlker (1932-2020), Xod’a ilişkin araştırmalarında Xod’un geçmişini ve Xodluların etnik kökenini incelerken Gürcü olmadıklarına vurgu yapmaktadır. Verdiği bilgiler ve gerekçeleri de mantıklıdır. Ancak bu, işin sadece bir yanıdır. Yani Xodluların ne olmadıklarını anlatmak, ne olduklarını açıklamaya yetmemektedir. Ne yazık ki Osman Hoca da aynen Fahrettin Kırzıoğlu’nun (1917-2005) yöntemiyle Türkiye’nin her köşesindeki insanlar gibi Xodluların da Türk olduğu sonucuna varmakta, daha doğrusu bu sonuca ulaşabilmek için çeşitli bilim dışı yöntemlere başvurmaktadır.
Burada daha önce benzer bir araştırmanın sunuş bölümü için yazdığım bir yazıdan bazı kısımları aktarmak yerinde olacak.

»Bir yerleşim yeri ne denli küçük ya da gözlerden uzak olsa da kendi içinde mutlaka bir geçmişi vardır ve o geçmişin izlerini taşıyordur. Bu izleri geriye doğru takip etmek, özellikle yazılı geleneği yetersiz olan Doğu toplumlarında son derece sorunlu bir duruma dönüşür. Var olan yazılı belgelerin çeşitli nedenlerle sonraki kuşaklarca incelenmesinin zorlaştırılması veya yerine göre imkansızlaştırılmasıyla da birleşince iş daha karmaşık bir hal alır ve iyice belirsizleşir.

Bu kitabın değişik bölümlerinde değinildiği gibi eski ve yeni birçok neden de buna eklenince, neredeyse kulaktan kulağa aktarılan bilgilerin satır aralarında yakalayabildiğimiz birtakım ipuçları ve yorumlamaya çalıştığımız sınırlı veriler dışında elde hiçbir şeyin bırakılmadığı anlaşılmaktadır. Bu durum da insana müthiş bir çaresizlik ve öfke karışımı bir duygu yüklemektedir.

Bundan dolayı birçok insan yanlış bir şey söyle(me)me çekincesiyle hareket etmekte, böylelikle belki ortaya çıkabilecek bazı ipuçlarını istemeden de olsa gözden kaçırabilmektedir. Öte yandan birçok insan da -ki bunlar çoğunluktadır- resmi ideolojiye uygun, akıldışı izahlara başvurabilmektedir.

Artvin genelindeki hemen tüm yerleşim yerlerinin sonradan verilmiş isimlerin seçiminde eski isimlerle en azından anlam benzerliğine dikkat edildiği görülür. Bunun nedeni önceki isimlerin genel itibariyle bir mantığa bağlı olarak ortaya çıkmasıdır. Bununla da muhtemelen yeni isimlerin benimsenmesinin kolaylaştırılması amaçlanmaktadır. Özellikle birçok şeyin unutturulmaya çalışılmasının bir gelenek halini aldığı bu topraklarda, birkaç kuşak sonra yeni isimlere de yeni öyküler eklemenin mümkün olacağı hesaplanmış gibi görünüyor.

Cumhuriyet kurulduktan sonra (1923) öncelikle Artvin yöresindeki yer adlarının değiştirilmesiyle işe başlanması[5] (1926), bölgenin toprak ve nüfus yoğunluğuyla ters orantılı bir duruma işaret etmektedir. Bunu da büyük bir aceleyle yapmaya çalışanlar ve takipçileri Fahrettin Kırzıoğlu gibi ‘hayal gücü’ yüksek kişilere muhtaç olunca tarih biliminin rüya tabirine çevrildiğini sezdirmemek için inanılmaz çaba göstermektedirler.

Bilindiği gibi resmi ideoloji neredeyse her şeyin Orta Asya’dan geldiği üzerine kuruludur. Buna göre Anadolu, Mezopotamya, hatta bütün Ortadoğu, Asya’dan gelen Türk kavimleriyle oluşmuştur. Binlerce yıldır var olan ve bugünün Batı medeniyeti ve kültürüne temel kabul edilen Anadolu medeniyetleri yok sayılmaktadır. Yeri geldiğinde at sırtından inmemiş ve çadırda yaşamışlıklarıyla övü(nü)len göçer toplumların şaraptan, yüksek mimariye kadar her şeyin mucidi ve taşıyıcısı olduğunu savunmakta sakınca görülmemektedir. Dahası Asya, Ortadoğu ve Avrupa kesmeyince Amerika kıtasındaki on bin yıllık uygarlıkların temelinde Türkler olduğu iddia edilebilmektedir.

Türklerin Anadolu’ya gelmelerinden önceki varlıkları Türklük ve son yüz senedir de İslamlık üzerinden açıklayamayınca da ‘uygunsuz’ toplumlar yokmuş gibi davranılmaktadır.«[6]
Image
Doğduğum mezrayı örnek vererek biraz açmaya çalışayım. Muhtemelen Fahrettin Kırzıoğlu bu mezranın adını değiştirme görevini almış olsaydı şöyle diyecekti: »Saralot (Saraloţ değil), yöredeki söyleyişiyle sarol veya (yerine göre) salor, -ki bu da Ermenicedir- yani erik veya yabani erik kelimesinden gelmektedir. Burası kesinlikle Türk yurdudur ve Türkçesi de Erikli olmalıdır.« Şaka gibi görünüyor ama Fahrettin Kırzıoğlu ve devletin bu işle görevlendirdiği ‘uzmanlar’ işte böyle bir tasavvurla yeni bir tarih icat ettiler. Halbuki Saraloţ’un Ermenicede Kayabaşı demek olduğu söyleyebilmek ne kadar kestirme, doğru ve dahası kolay bir açıklama olurdu.

Osman İlker’in araştırmasında yer alan lakaplarına ilişkin akrabamız ve en yakınımızdaki bir sülaleyi ele alayım: Ķecerler. Bunu dil bilimi üzerinden de düşünerek anlatmaya çalışayım. Osman İlker’in açıklamalarında Ķecer adı Orta Asya kökenli Kacar Türklerinden gelmektedir.

Önce telaffuza dikkat çekmek istiyorum. Türkçede bizim ‘ķ’ olarak dile getirdiğimiz bir ses yoktur. Türkçedeki ‘k’ sesi ise kısmen ve yerine göre aslı gibi ‘k’ olarak telaffuz edilirken, bazen de ‘q’ biçimine dönüşebilir. Bu da daha çok Türklerin İslamiyetle bağlantılarıyla ilgilidir. Ondan öncesinde yerine göre ‘g’ sesine de dönüşen kelimeler vardır. Örneğin kardaş (kökeni karındaştır) kelimesi (hemen bütün Doğu Anadolu’da olduğu gibi) bizim yörede qardaş olur. Ege’de yani asıl Yörük topluluklarında ise gardaş olarak telaffuz edilir. Aslı da böyle olmalıdır.

Bu anlamda da Kacar değil zaten aslı Gacar olmalı. Yani bu kelimenin aslı Gacar iken Ķecer haline gelmesi pratik olarak mümkün görünmemektedir. Eğer böyle bir dönüşüm söz konusuysa, anlaşılan çok önemli bir evrim[1] geçirmiş olmalı.

Ege ve İç Ege’de Gacar Yörükleri olarak bilinen, geçmişi konargöçer olan geniş bir topluluk bulunmaktadır.

İran üzerinden ama aslında Orta Asya’dan geldikleri savunulan Ķecer sülalesindeki insanların önemli bir bölümü açık tenli, yeşil veya mavi gözlü, kumral saçlıdır. Bu sülalede bir tane Asya kökenli birini çağrıştıran kimse yoktur. Böyle bir zorlamaya girmek doğru değildir ancak ille de bu insanlara ilişkin bir yakıştırma yapılacaksa daha çok Gürcülere benzerliklerinden söz edilebilir.

Şimdi gelelim işin en basit bölümüne. Ķecer (aynen Xod’da telaffuz edildiği gibi) kelimesi Ermenicede Kahraman demektir. Soyadı kanunu çıkarken de bunun nasıl dönüştüğünü tahmin etmek artık zor olmasa gerek.

Bu kez Aşağı Xodlu Kostak Sülalesi üzerinden giderek bu tür kavramların aslından koparılıp tuhaf zorlamalarla anlamsızlaşmalarını örneklendirerek açıklayayım. Osman İlker’in araştırmasında Hasan Ağa adlı birinin saatine çok uzun ve gümüş bir köstek taktığı için zamanla bu deyimin bozulup ‘köstak’ haline geldiği aktarılmaktadır.[8]

Bir önceki örnekte olduğu gibi, bir şeyi olabildiğince karıştırarak asıl anlamından çıkarmaya çalışma söz konusu. Muhtemelen Osman İlker’e bu bilgileri veren kişi(ler) kelimenin gerçek anlamını bilmiyorlardı. Kostak kelimesi de herhangi bir şeye dönüşmüş değil, aslı böyledir. Farsçadan Türkçeye geçmiştir. Farsçadaki aslı ‘gustax’ olan kelimenin anlamı daha çok ‘küstah’ iken Türkçede bir ölçüde değişikliğe uğramıştır. TDK sözlüğünde ‘Kostak: 1. Zarif, kibar, çalımlı, güzel giyinmiş, yakışıklı. 2. Yiğit, kabadayı, yürekli'[9] olarak verilmektedir.
Xod’un geçmişi açısından simgesel bir anlatım olması bakımından yine Osman İlker’in bir yorumunu aktarayım.

»Birisi bu aileye geldiğinde Müslümanlığı daha önce kabul etmiş olmasına karşın, Meydanlılar henüz Hıristiyandır. Bu nedenle yeni gelenlere Müslüman oldukları için İslamoğulları diye hitap edebilirler. İkincisi, yeni gelenler Hıristiyan, Meydanlılar ise Müslümandır. Onlar da Müslümanlığı kabul ettiklerinde çevredekiler, bunları yeni dinlerine göre İslamoğulları şeklinde isimlendirir ve aileye lakap olur.«[10]

Aslında bu açıklamanın içeriği ve kime ilişkin yapıldığı veya kimin Müslüman kimin Hıristiyan olduğu çok önemli değil. Asıl dikkat edilmesi gereken nokta 1800’li yılların ortalarından söz ediliyor olmasıdır. ‘Adı Bilinmeyen Dede’ olarak belirtilen kişinin oğlu Ahmet’in (1885-1965) yaşına bakıldığında babasının 1850’li yılların ortalarında doğmuş olabileceği tahmin edilebilir. Bu da demektir ki, 1800’lü yılların sonlarında (oranı bilinmese de) Xod’da Müslüman olmayan insanlar yaşamaktaydı.
İşte her sülalede ‘Adı Bilinmeyen Dede’ olarak başlanan bölüm ve tarih belki 10-15 yıl farkla aynı yöne işaret etmektedir.

Burada amacım herhangi bir sülale hakkında etnik geçmişleriyle ilgili bir iddiada bulunmak değil. Zaten bilmem de mümkün değil. Ayrıca sıkça tekrarladığım gibi bunun bir önemi de yok. Anlatmak istediğim, işi bilimdışı yöntemlerle Orta Asya’ya kadar uzatmadan kelimeler üzerinden ve çoğu da sadece çevremize bakarak ne kadar daha kolay ve doğru sonuçlara ulaşabileceğimize dikkat çekmektir.

Özetle, bir kavram bir dilde doğrudan bir anlam içeriyorsa, bu kavramın en olmadık yerde kaç kere takla atarak aslında bilmem hangi dilden geldiği gibi açıklamaların ne kadar zorlayıcı olduğuna vurgu yapmak istedim.

Birbirinden farklı kaynaklarda (az da olsa) Xod’a ilişkin çeşitli bilgiler bulunmaktadır. 1900’lü yılların ilk çeyreğinde Cumhuriyet öncesi ve sonrası yapılan farklı nüfus sayımlarına göre oldukça somut bilgiler ortaya çıkmaktadır.

Anlaşıldığı kadarıyla 1980’li yıllara kadar Xod nüfusunda Türkiye’nin geneliyle uyumlu bir gelişme/artış söz konusudur. 1980’deki askeri darbeden[11] sonra da hızlanan göçe bağlı olarak nüfusta ciddi bir azalma oldu.
Image
Xod’un eski zamanlardan itibaren köklü bir yerleşim yeri olduğu ancak çeşitli nedenlerle nüfusun değişime uğradığına daha önce değinmiştim. Eprigyan’ın ‘Coğrafya Sözlüğü’[12] adlı eserinde 1900’lerin başında Yukarı Xod’da 170, Aşağı Xod’da 80 hane bulunduğu aktarılmaktadır. Sonraki nüfus sayımlarıyla (1922 ve 1926) kıyaslayınca Xod’un nüfusunun çok daha kalabalık olduğu ortaya çıkmaktadır.

Hane sayısı ve nüfusu değerlendirince bir hanede ortalama 4,7 kişi yaşamaktadır. Bu oran temel alınarak hesaplandığında 1900 yılında sadece Yukarı Xod’da 800 kişinin yaşadığı görülmektedir. Bu verilerden hareketle Rus işgali döneminde Yukarı Xodlular gibi, Osmanlı bölgesinde kalan Aşağı Xodluların da köylerini terk etmedikleri anlaşılmaktadır.

Muhtemelen her şeye karşın göçenler olmuştur. Ancak burada anlatılmak istenen savaş sonrası işgal nedeniyle (belki öteki yerleşim yerlerine göre) Xod’dan çok yoğun bir göç olmamıştır. Asıl göç, işgalin ilk yıllarındaki iletişimsizlik ve panikten dolayı gerçekleşmiş ama giderek göçün durduğu veya en azından daha yavaşladığı düşünülebilir.

1922 Yılındaki Osmanlı Kayıtlarına Göre Xod Nüfusu[13]

                           Hane      Kadın    Erkek    Toplam
Xod-ı Ulya[14]    103         237       254        491
Xod-ı Süfla[15]     18         27         45          72
Toplam               121         264       299        563

Normal seyrindeki bir nüfus artışı var sayıldığında, aşağıda aktarılan 1926’daki verilere göre epey yoğun bir artış göze batmaktadır. Bunun da muhtemelen 1. Dünya Savaşı (1914-18) döneminde göç edenlerin bir bölümünün geri gelmeleriyle açıklamak mümkündür.

1926 Yılındaki Sayımlara Göre Xod Nüfusu

                     Hane    Kadın    Erkek    Toplam
Xod-ı Ulya    143       333       343        676
Xod-ı Süfla    17         51        39         90
Toplam        160        384      382       766

Sadece Xod’a değil Artvin geneline ilişkin de bugüne kadar toparlanan en ayrıntılı bilgiler, 1926 yılında Artvin’de Milli Eğitim Müfettişi olarak görev yapan Muvahhit Zeki’ye[16] aittir.

Muvahhit Zeki’nin söz konusu kitabında Xod’a ilişkin aktardığı bölüm şöyledir:

»Zeytinlik Bucağına bağlı köylerdendir. İl merkezine uzaklıkları altı saat olup Salaçur[17] Dağı eteğinde çok engebeli bir arazi üzerinde bulunmaktadır. Havası iyi, iklimi ılımandır. Suları güzel ve boldur. Yukarı ve Aşağı Maden adıyla iki bölümden oluşan Maden köyünün toplam olarak 766 nüfusu vardır.

Evler, Birinci Dünya Harbinde tamamen yakılıp yıkıldığından köylüler, kısmen açıkta ve geçici binalarda oturmaktadırlar. Bununla beraber, hali vakti elverişli olanlar evlerini yapmaya başlamışlardır. Eskiden kalan evler ikişer katlı olup, alt katları ahır, üst katları ise mesken olarak kullanılmaktadır. Yeni yapılan evlerde ahırlar dışarıda bırakılmaktadır. Bunlar genellikle kerpiç ile yapıldıktan sonra iç duvarları tahta ile kaplanmaktadır.

Çok cahil ve aynı zamanda çok saf ve temiz ahlaka sahip olan halk, üzüntüyle belirtmeliyim ki, uygarlıktan yoksundur. Vilayet dahilinde en yoksul olan halk bu köylülerdir. Fazlaca dinlerine düşkün iseler de, milliyetlerin idrak ve takdirden acizdirler. Başlıca uğraşları rençperliktir. Arazinin doğal durumu kendilerini devamlı yorucu bir çalışmaya mahkum etmektedir. Çok çalışırlar fakat çalışmalarından verimli, olumlu bir sonuç elde edemezler. Ziraatları arpa ve buğdaydan ibarettir. Fakat gereksinimlerini karşılayacak derecede değildir. Ticaretleri yalnızca meyve üzerindendir. Burada elma, armut, ceviz, erik ve kızılcık ağaçları çoktur.
Image
Köy Artvin’e 20, Çoruh’a 1 km uzaklıkta[18] 7.000 hektar ağaçlıktan ibaret olup Sirya ormanlarının sahası içerisindedir. Orman %4 eğiminde, 700-1.000 metre yüksekliktedir. Her bir hektarında 300 civarında çeşitli ağaç bulunur.

Yukarı Maden çevresinde açılmış bir maden vardır. Seferberlikten önce bir süre işletilmiş olup, izabe fabrikasının basit bir tarzda esası da kurulmuş idi. Hatta bu yabancı şirket tarafından Artvin yoluna bağlanan 20 km uzunluğunda geniş bir araba yolu yapılmış ise de, seferberliğin ardından terk edilmiştir. Halen maden ve fabrika faaliyette değildir.«[19]

Muvahhit Zeki’nin cahillik olarak açıkladığı durum fazla abartılı görünmektedir. Burada kastedilen, Xodluların yeni kurulan Cumhuriyet sonrası geliştirilmeye çalışılan milliyetçi düşüncelere olan mesafeli duruşu olabilir. Genel bir okuryazar oranına vurgu yapmaya çalışılıyorsa bile bunun da doğru olmadığı anlaşılır. Çünkü Xod’un o zamanki okuryazar oranı muhtemelen Artvin’in çoğu köyünden daha iyi durumdaydı. Yetiştirdiği aşıklar, medresede eğitim görüp birçok başka yere giden hocalar vs. buna işaret etmektedir.
Image
Muvahhit Zeki’nin dönemin koşullarına göre oldukça kısa bir sürede bu denli ayrıntılı bilgi toplayabilmiş olması anlaşılmaz gibi gelebilir. Ancak 1924’te başlayan eğitime yönelik seferberlik nedeniyle böylesi görevlere atanan müfettişlere, valiler dahil tüm devlet görevlileri yardımcı olmak durumundaydılar.
Burada bir konuya daha ayrıntılı açıklık getirmek gerektiğini düşünüyorum. Xodluların sülale veya birey olarak geçmişlerini bilmek mümkün değil. Zaten konu da bu değil. Çünkü böylesi bir şeyin önemi yok. Sözü edilen, ihtimal dahilindeki düşünceler ve bazı belgelerin öne çıkardığı verilerin Xod’un geçmişine ilişkin ipucu/fikir verebilmesidir.

Bugün yaşayanların kendilerini nasıl tanımladıkları her anlamda temel olmalı ve öyle kabul edilmelidir. Ancak birçok şeyin (özellikle olumsuz anlamda) tekrarlanmaması (veya en azından buna dikkat çekmek için) bu toprakların geçmişinde neler olduğunu, kimlerin nasıl ve ne şartlarda yaşamış olabileceğini anlamaya çalışmak bu vurguların asıl nedeni olarak kavranmalıdır.

Sorun kimseyi geçmişinden dolayı şöyle ya da böyle değerlendirmek değil, sadece buralarda olup biteni bilmekle ilgilidir. Asıl mesele, Xod’un adının niye Xod, Saraloţ’un adının niye Saraloţ veya Xozabir’in adının niye Xozabir olduğunu anlamaya çalışmaktır. Ben de içinde olmak üzere birçoğumuza ‘Bobongil’ mahallesi ‘Babamgil’ olarak öğretildiyse, nedeni ne olursa olsun soru sorma hakkı da gündeme gelmektedir. Çünkü bilim, soru sorulmaya başlanmasının sonraki aşamasıdır.
Image
Bugüne kadar, bir şeyleri saklayarak, inkar ederek veya yok sayarak ilerleyen hiçbir toplum olmamıştır. Çağdaş ve her bakımdan ilerlemiş toplumlar geçmişleriyle hesaplaşarak ve inkara başvurmadan her şeyi açıkça tartışabildikleri ve hatalarını kabul edebildikleri için bugünkü yerlerindedir.

Birçok Batı ülkesiyle kıyaslayınca Türkiye’de tutukluğun ve gerilimin nedeninin aslında tam da burada yattığını anlamak gerekir. Aradan neredeyse 100 yıl geçtikten sonra bile devletin resmi olarak topluma dayatmaya devam ettiği birçok şey sorgulanarak, (doğru veya yanlış) başka yorumlar gündeme geliyorsa, geçmişte bir şeyler sağlam temellere oturmamış demektir.

Her şeyin (geç de olsa) yerleşmesi için bu sorulara cevap bulmak gerekmektedir. Belki her sorunun doğru ve akla yatkın bir cevabı bulunmayabilir. Ancak yine de yeni kuşak araştırmacıların bizden çok daha şanslı ve bilgili olacağını var sayıp, daha doğru sonuçlara ulaşacağını umut etmek yerinde olur.
Image
Asıl sorun değişimin kaçınılmaz olduğunu kabul etmek ve bazen sorgulamadan, bazen sorgulayarak geçmişte olanları herkesin bilme hakkı bulunduğunu bir standart haline getirebilmektir. Çünkü gerçekler hangi yöntemle ve ne kadar saklanırsa saklansın günün birinde mutlaka ortaya çıkacaktır. Hiç beklenmedik bir anda bir çocuk birdenbire kralın çıplak olduğunu söyleyecektir.
Dipnotlar
[1] H. S. Eprigyan, »Pnaşkharhig Pararan« (Coğrafya Sözlüğü) Saint Lazar, Venedik, 1902.
[2] Ķisķim: O zamanki Yusufeli ilçe merkezi. Şimdiki adı Alanbaşı olan Yusufeli’nin köyü.
[3] Muammer Demirel »Yusufeli Tarihi« Yusufeli Belediyesi Yayınları, Artvin, 2010.
[4] Aynı durum Karadeniz bölgesindeki Rumlar için de geçerliydi. Onların da önemli bir bölümü İslamiyeti kabul etmelerine ve kurallar gereği 2 tane de Müslüman şahit bulmalarına rağmen talepleri kabul edilmemiş ve ölüme gönderilmişlerdi.
Ayrıntılar için bkz.: Taner Akçam »Ermeni Meselesi Hallolunmuştur« İletişim Yayınları, İstanbul, 2008. Sayfa 296-297.
[5] Artvin’deki yer adlarının değiştirilmesine başlanması aslında Cumhuriyet kurulmadan öncedir. Yaklaşık olarak 1920’den itibaren bölgede yer isimleri değiştirilmeye başlandı. Ancak buna, asıl devlet politikası olarak 1926’da yeniden bir ivme kazandırıldı. (Bu dipnot, alıntının yapıldığı ilgili yazıda yer almamaktadır.)
[6] Necat Bayraktar »Bedevra Çatılı Evler«, KaraMavi Yayınları, Bursa, 2015.
[7] Haliyle buradaki ironik vurgulama bir yana, kelimeler veya kavramlar gerçekten de birçok değişikliğe uğrayabilir.
[8] Osman İlker »Aşağı Maden ve Aşağı Madenliler 1-2«, Aşağı ve Yukarı Maden Köyleri Kültür ve Dayanışma Derneği Yayınları 1, İstanbul 1990. 2. Cilt, Sayfa 271.
[9] TDK, Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu Yayınları, 10. Baskı, Ankara, 2005.
[10] Osman İlker »Yukarı Maden ve Yukarı Madenliler 1-2«, Gelişim Matbaası, Ankara, 1989. 2. Cilt, Sayfa, 356.
[11] Göçün nedenleri »12 Eylül 1980 Darbesi ve Xod« bölümünde incelendi.
[12] H. S. Eprigyan, »Pnaşkharhig Pararan« (Coğrafya Sözlüğü) Saint Lazar, Venedik, 1902.
[13] Nurşen Gök, »Artvin Livası’nın Anavatan’a Katılışı Sırasındaki Durumuna İlişkin Belgeler« Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, 2008, Sayı 41.
[14] Xod-ı Ulya: Yukarı Xod.
[15] Xod-ı Sufla: Aşağı Xod.
[16] Muvahhit Zeki: Yaşamı ve nerede doğduğuna ilişkin bilgi bulunmamaktadır. 1923-26 yılları arasında eğitim memuru ve müfettişi olarak görev yaptı. Artvin’deki görevi sırasında toparladığı bilgilerden hareketle »Artvin Vilayeti Hakkında Malumat-ı Umumiye« 1927 adlı bir araştırması yayınlandı.
[17] Salaçur (Ermenice: Kaynak Suyu). 20. Yüzyılın başlarından itibaren Türk yerleşim yeri. Şimdiki adı Kekikli olan Olur’un köyü.
[18] Anlaşıldığı kadarıyla Xod’un Çoruh’a mesafesinde bir karışıklık bulunmaktadır. Ayrıca Artvin’e olan uzaklığının 20 km olarak verilmesinde kastedilen bugünkü yol değil, eski yaya yoludur. Ancak yine de ölçüler doğru değildir.
[19] Muvahhit Zeki »Artvin Vilayeti Hakkında Malumat-ı Umumiye« (Artvin İli Hakkında Genel Bilgiler) (Hayrettin Tokdemir & Ertuğrul Tokdemir çevirisi) Şavşat Kültür Turizm ve Dayanışma Derneği Yayınları, İstanbul, 1999, S. 110-111.
Image